Follow by Email

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

24 Temmuz 2002 Çarşamba

Piriştina başkan arıyor

Seçim tartışmaları, "Ne olacak bu CHP'nin hali" gibi arama yazılarım arasında, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'yı unuttum. Bir süre önce CHP'ye geçeceği tartışılan ancak, DSP'deki depremden sonra Godot'u bekler gibi Derviş'i beklemeye başlayan Piriştina, son günlerde seçim çalışmalarına başladı.
Bir sonraki seçimde yeniden aday olmayı kafasına koyan Piriştina, kendisiyle çalışabilecek metropol ilçe belediye başkanı arıyor.
Ahmet Piriştina, sadece iki belediye başkanı ile bir dönem sonra da çalışabileceği sinyalini verdi. Narlıdere Belediye Başkanı Abdül Batur ile Gaziemir Belediye Başkanı İsmet Kılıç.
Ya diğerleri.
Piriştina'nın "acil değiştirilmeli" listesine girenler arasında, Buca Belediye Başkanı Cemil Şeboy, Çiğli Belediye Başkanı Tevfik Alyanak, Balçova Belediye Başkanı Ali İhsan Ülker ve Güzelbahçe Belediye Başkanı Ertan Avkıran var.
24 saat boyunca yanından ayrılmayan, Konak Belediye Başkanı Erdal İzgi'den ise umduğunu bulamadı büyükşehir belediye başkanı. Umduğunu bulsa şaşırırdım aslında.
Bornova Belediye Başkanı Cengiz Bulut konusunda şimdilik tepkisiz. Bulut adamın ağzından girip burnundan çıkıyor tabii. Bulut ile başetmek gerçekten zor iş.
Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak ise belediyeci olarak "sıfır" olsa bile, Piriştina'nın tüm istediklerini yaptığı için büyükşehir belediye başkanı tarafından olumsuzlar listesine konmuyor. Ancak bir sonraki dönemde yeni bir isimle çalışmak istiyor Piriştina.
Ahmet Piriştina, bu değişim için ilk adımları atmaya başladı. Balçova için yeni bir isim saptamış bile. Adını şimdilik vermeyeceğim, politika ve basın çevrelerinde iyi tanınan esmer şahıs, Piriştina'nın önerisine sıcak baktığını, ancak şimdilik beklemeyi tercih ettiğini söylüyor!
Piriştina'nın bu çalışması bize şu gerçeği de ifade ediyor. Eğer Derviş CHP'ye gelmeyi kabul eder ve Piriştina da bu trene katılırsa, beraberindeki vagonları kendisi getirecek.
Tabii bundan, en çok CHP'deki belediye başkan aday adayları rahatsız olacak.
Gerçi onlar bugünlerde Erzurum Kongresi'nin 83. yılı, Lozan Antlaşması'nın 79. yılı törenleriyle ilgilendikleri için, çevrede olan bitenleri pek takip etmiyorlar.

HABER EKSPRES 24 - 07 - 2002

14 Temmuz 2002 Pazar

Yasaklar üzerine

Bir köşe yazarı olarak, son aylarda öncelik verdiğim konu CHP olmuştur. Bana göre her partinin tartışılması, yönetim yapısının irdelenmesi ve kulislerinin kamuoyuna yansıması gerekir. Çünkü siyasi partiler, kamuya tamamen açık olması gereken yapılardır. Ancak bu bakış açısı, CHP İl Başkanı Alaattin Yüksel'i son günlerde biraz rahatsız etmiş anlaşılan. İzmir'de benimle yapılacak görüşmelere yasak getirmiş. Gücü de fena değil Yüksel'in. CHP'lilerin büyük bölümü bu yasağa uyuyor. Herhangi bir yerde, konu siyasete dayandığında konuşmaktan çekiniyorlar.
"Neden böyle" sorusunu gündeme getirdiğimde, "il başkanının talimatı" yanıtını alıyorum.
Ancak Yüksel'in talimatı, şimdilik Ankara'ya ulaşmamış görünüyor. Önceki gün Genel Başkan Deniz Baykal ile görüşme talebime dün yanıt geldi. Deniz Baykal, sanırım bu bilgiden haberdar olmadığı için, dün Türkiye'nin genel siyaseti ve CHP'nin duruşu konusunu uzun uzun anlattı.
Önceki gece Bülent Baratalı da İsmail Cem'in çıkışını değerlendirirdi, yasaklardan habersiz. CHP'lilerin benimle konuşmasının yasak olduğu uyarısında bulundum. Ancak "Haberim yok. Bu uyarı Ankara'ya ulaşmadı. Yolda bir yerlere takılıp kalmış olabilir. Ama ben, Genel Sekreter Yardımcısı olarak size görüşlerimi aktarmakta bir sakınca görmüyorum" yanıtını verdi.
Yasaklardan nefret ederim. Ancak bana karşı yapılan bu operasyona da karşılık vermem gerekiyordu. CHP haberlerine tavır koysam, hem sansür uyguladığım için kendi kendime çelişkiye düşerim, hem de kamuyu ve okuyucularımı cezalandırmış olurum. Alaattin Yüksel'in adını kullanmasam bir partinin il yöneticisi olduğu için bu kez CHP'ye haksızlık ederim.
Sonunda bir yol buldum. Bundan sonra CHP İl Başkanı Alaattin Yüksel konusunda herhangi bir yazı kaleme aldığımda, kendisinin portresini kullanmak yerine, ayak fotoğrafını öne çıkaracağım.
Eski bir ata sözü vardır. Dost başa düşman ayağa bakar...

HABER EKSPRES 14 - 07 - 2002

Ege'de "öteki"

Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu, genelde Hristiyan-Müslüman çatışması, özelde Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan sorunun kaynağını tesbit etti: Korku. Bugüne kadar karşı tarafı tanımlamada ortaya çıkan zaafın temelinde korku var. Sadece uluslararası ilişkilerde değil, ulus içindeki çatışmaların kaynağında da korkuyu buluyorsunuz. Türkiye'deki İslami yapılanmaya karşı çıkan "laik" kanadın çıkış noktası da korku. Devletin, sistemin değiştirileceği korkusu.
Kürtlerle yaşanan sorunun arkasında da korku var. Ülkenin bölüneceği korkusu.
Papandreu sorunların çözülmesi için gerekli olan korkuların arındırılması eylemini politikacılara yüklüyor ve şöyle diyor: "Politikacının en büyük görevi ayak uydurma ve anlama yeteneğidir."
Türkiye'de ayak uydurma ve anlama yeteneği gelişmiş politikacı bulmak maalesef kolay değil. Ayak uydurmak, yeni ile bütünleşmek, yeniyi algılamak ve onunla yaşamayı öğrenmekten geçiyor.
Anlamak ise okumanın, kendini geliştirmenin kazandırdığı bir yeti. Tabii bunun için bir eylem gerekiyor. Sürekli okumak. Çevrenize bir bakın. Politikacılar arasında okuyan, dünyayı anlamaya çalışan kaç kişi var?
Ayak uyduran ve anlama yeteneği gelişmiş politikacılar korkusuz olarak tanımlanırlar. Dünyayı değiştirmek için aldıkları kararlar, anlama yeteneği gelişmemiş insanları huzursuz eder.
Türkiye korkunun hüküm sürdüğü bir ülke. Korkunun kaynakları çok açık. Ayak uyduramamak ve anlama yeteneğini geliştirmemek.
Ve korkular içinde yaşayan toplum öyle bir noktaya geliyor ki, sistem kendini yeniden üretiyor. İnsanlar daha çok korkuyor, korktukça değişime karşı çıkıyor. Değişim engellendikçe ayak uydurma şansı ortadan kalkıyor. Ortaya çıkan statik yapı içinde anlama yetisi kayboluyor.
Sonunda ucube, gelişime direnen, varolanı kavrayamayan, sloganlar ile hareket eden, sorgulamayan ve en önemlisi korkan bir toplum yaratıyoruz.
İstanbul'da öteki kavramının tartışılması bu anlamda önemli. Belki bu tartışma ile öteki kavramını doğru tesbit eder, bugünkü korkularımızdan sıyrılır, ayak uydurma yeteneğimizi geliştirir ve en önemlisi anlama yetimizi geliştirebiliriz. Yarının Türkiyesi için bu adımları atmak bir lüks değil, bir zorunluluk. Bunu algılayamayanlar dönem içinde silinip gidecek...

HABER EKSPRES 14 - 07 - 2002

11 Temmuz 2002 Perşembe

Baltayı taşa vuran Tartan

DSP'den istifa eden İzmir Milletvekili Hakan Tartan'ın, "istifa onurdur" sözleri tepki topladı. Böyle bir saptama, partiden istifa etmeyenleri "onursuz" olarak nitelendirmek demektir. Üstelik bu nitelendirme sadece istifa etmeyen milletvekillerini değil, büyükşehir belediye başkanını, DSP'li diğer başkanları, meclis üyelerini ve tüm partilileri de kapsar. Hakan Tartan, her zaman olduğu gibi baltayı yine taşa vurdu. Ancak bu kez Ecevit ailesinden gelen koruma zırhına sahip değil.
Biraz geriye dönersek Tartan'ın taşa vurmaktan kör ettiği baltaları hatırlayabiliriz.
Birinci olay İngiltere'de geçiyor. 5 yıl önce uluslararası toplantıya katıldı Hakan Tartan, DSP'yi temsilen. Üç günlük toplantının birinci günü öğleden sonra, Türkiye'ye dönmek istediğini açıkladı.
Neden mi?
Beşiktaş'ın Göteborg ile yapacağı karşılaşmayı izlemek üzere Meclis'te oluşturulan taraftar grubuna katılacak ve İsveç'e uçacaktı. Hakan Tartan, eşi Aynur Tartan'ın da İsveç'i hiç görmediğini ve bu nedenle İsveç'e gitmesinin şart olduğunu belirterek toplantıyı terketti. Toplantının yapıldığı otel havaalanına 2 saat uzaklıktaydı. Türkiye'nin Londra Büyükelçiliği'nden gelen özel bir otomobil, Tartan'ı uçağa yetiştirdi.
İkinci olay ise Ankara'da geçiyor. Gazetecilerin kulislere girilmesi yasaklandı. Hakan Tartan da Meclis İdare Amiri olarak, bu yasağı uygulamaya başladı. Gazeteci örgütlerinin çabalarıyla diğer partilerin idare amirleri uygulamadan vazgeçtiler. Hakan Tartan hariç.
Gazetecilerin "Siz de bir gazeteciydiniz. Neden bu tür uygulamalara karşı çıkmıyorsunuz" sorusuna Tartan'ın verdiği yanıt ilginçti. "Ben gazeteci değil, milletvekiliyim." Son zamanlarda milletvekilliğini bir meslek olarak görmeye başlamış, Meclis İdare Amirliği'nin keyfini sürüyordu Tartan. Bunlar yetmiyormuş gibi, gazete üst-yönetimlerine telefon ederek, haberlerde sadece ad ve soyadının kullanıldığını, bunun yerine "TBMM İdare Amiri, DSP İzmir Milletvekili Hakan Tartan" yazılması gerektiğini bildiriyordu.
Daha çok var. Hakan Tartan'ın eşi Aynur Tartan'ın, partisinden istifa etmeyerek, Hakan Tartan'ın "onursuzlar" listesinde yeralan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı'na bağlı İZFAŞ'ta halen yönetim kurulu üyesi olduğunu biliyor musunuz?

HABER EKSPRES 11 - 07 - 2002

10 Temmuz 2002 Çarşamba

Alaattin Yüksel aday arıyor

Erken seçim tartışmaları, il başkanlarına yeni bir sorumluluk daha yükledi: Aday belirlemek. Bu durumdan rahatsız başkanlardan biri, Alaattin Yüksel... Yüksel, önceki gün başlayan seçim çalışmalarına hazırlıksız yakalandığını kabul ediyor ve ekliyor:
"Aday çalışmalarına daha önce başlamalıydık. Şimdi bu isimleri saptamak için, oldukça yoğun bir tempo yürütmek zorundayız."
Önceki gün DSP'deki kırılmadan sonra, Yüksel'in telefonuna mesaj yağmaya başladı. 5 saat içinde en az 50 kişi arayarak, il başkanına bağlılıklarını bildirdiler. Tabii, hesap daha çok adaylık üzerine. İl başkanının da gelen telefonlar üzerine kendisini, "önemli adam" olarak hissettiği, gelen haberler arasında...
Partide müzmin adaylar var. Her dönem, her yere aday olan bu isimler, şimdi de milletvekilliği için yoğun kulise başladılar.
Partiye yeni katılanlar da, milletvekilliği için çalışıyor. Adam gelip boşuna partiye kayıt olacak değil ya...
CHP'ye yakın duranlar, ancak şimdiye kadar üye olmayanlar da, seçim atmosferine girilmesi üzerine, il başkanını daha çok aramaya ve "her tür katkıyı koymaya hazırım" demeye başladılar.
CHP'nin değişmeyen yazgısıdır bu. En kötü dönemde bile, aday sayısı diğer partilere oranla çok daha yüksektir.
Peki, il başkanı nasıl bir aday profili istiyor.
Genç, dinamik, yakışıklı veya güzel, aktif, proje üreten... Ama hepsinden önemlisi, çok liberal, çok Kemalist...
Bir anlamda kendini tarif ediyor gibi geldi bana... Bilemem...
Düşünebiliyor musunuz, İzmir'i 10-12 Alaattin Yüksel temsil edecek!
Tabii, aday belirleme sürecinde genel merkezin de katkısı olacağı kesin. Ancak, genel merkezden kimlerin bu süreçte etkin olacağı da önemli. Bazı PM üyelerinin yanlarına bazı ilçe başkanlarını da alarak, il başkanına muhalefet yaptıkları biliniyor. Üstelik, bazı PM üyelerinin Yüksel ile aynı yerde durmalarına karşılık, il başkanı ile omuz omuza hareket etmedikleri kesin.
Bu çerçevede aday olmak isteyenlerin, farklı kapılar aşındıracaklarını, üst düzeyde farklı ilişkiler geliştirmeleri gerektiğini bilmeleri yerinde olur.
Aday belirleme yöntemi de oldukça fazla tartışılacak sanırım.
Delegeye güvenen bir grup, ön seçimde ısrar ediyor. Ancak, genel merkez kesinlikle merkez yoklamasından yana. Zaten Alaattin Yüksel'in istediği aday tipi de, ancak merkez yoklamasıyla belirlenebilir. İş ön seçime kalırsa, gelecek adayların Yüksel'in profiline çok uymayacağı kesin...

HABER EKSPRES 10 - 07 - 2002

7 Temmuz 2002 Pazar

Acı ama gerçek

İzmir Kliği başlıklı yazıyı kaleme aldığımda bu yazının tartışmaların merkezine taşınacağını açıkçası hesaba katmamıştım. Büyükşehir belediye meclis tartışmalarına, tutanaklarına kadar giren yazı, temelde İzmir'in bazı gerçeklerini yansıtıyordu. Neydi bu gerçekler?
Kent bazı isimlerin ablukası altındaydı. Hangi taşı kaldırırsanız bu simalarla karşı karşıya kalıyordunuz. Siyasi partilerden şirketlere, sivil toplum örgütlerine, spor kulüplerine kadar her alana el atmışlardı.
Aslında saydığım alanlar birbirlerini tamamlayan yapılardır. Nasıl mı?
Siz kentin ileri gelenlerindensiniz. Kendinize yakın 100 kişiyi örgütleyerek bir şirket kurarsınız. Şirketin temel hedeflerinden biri devlet ihalelerine girmektir. Bunun için politikacılara ve baskı unsuru yaratacak sivil toplum örgütlerine ihtiyacınız vardır. Elinizdeki mali güçle size yakın olan sivil toplum örgütünün yönetimini üstlenirsiniz. Bu örgütün söylemiyle kendi söyleminizi örtüştürerek kamuoyu yaratmaya çalışırsınız. Ancak sivil toplum örgütü sizin temel ihtiyaçlarınıza tam olarak yanıt vermeyecektir. Devlet mekanizması ile de yakın ilişki kurmanız gerekecektir. Üyesi olduğunuz partileri kullanarak sizin için Ankara'da çalışacak, gerekirse bölgeyi ilgilendiren ihaleler konusunda tavır koyabilecek milletvekillerinin seçilmesini sağlarsınız. Böylece şirket, sivil toplum örgütü ve politika üçgenini yaratmış olursunuz.
Ancak toplumda da sempati yaratmanız şart. Bunun yolu da spordan özellikle futboldan geçiyor. Futbol kulüplerinden birine başkan olduğunuz zaman toplumdaki desteğiniz artacak, halkın size olan güveni sağlamlaşacaktır. Televizyonda, gazete sayfalarında boy boy fotoğraflarınız yayınlanacak, açıklamalarınız kamuoyu tarafından destek görecektir.
Devletten almayı planladığınız ihalelerden biri başka bir şirkete mi gitti, hemen bir basın toplantısı düzenler, "bögenin kalkınması" üzerine bir konuşma yapar, Ankara'daki İzmirli milletvekillerinin baskı unsuru olmasını sağlarsınız. Bölge ayrımcılığı yapmaya önceden gönüllü yerel basın da sizi sonuna kadar destekler.
Ancak burada unutulan nokta bu isimlerin kentin geleceği için mi yoksa kendi gelecekleri için mi çalıştıkları sorusudur. Kente yararlı hizmetler yaptıklarını iddia ederler, ancak kentteki rekabeti öldürürler. Çünkü kentte yaşayan "diğer" insanların onlarla rekabet yapma şansı yoktur. Onlar da bunu bildikleri için kenti terk etme, şanslarını İstanbul'da ya da başka bir kentte deneme kararı alırlar.
Kentin beyaz yakalıları de onların şirketlerinde boğaz tokluğuna çalışmaya mecburdur. Büyük bölümü de "yeter" diyerek başka kentlere göç ederler.
Sistem bu ve böyle çalışıyor. Ancak ekonomik kriz bu sistemi de çökertiyor. Ve bir zamanlar üzerine doktora tezi yapıldığı söylenen çok ortaklı şirketler birbiri ardına çöküyor. Yeni sürecin farklı ekonomik sistemi geliştireceği açık. Ve bu sistem kentin üzerine çöreklenen ve İzmir'den göçü artıran "kliğin" yeniden dirilmesine fırsat tanımayacak.

HABER EKSPRES 07 - 07 -2002